Unutulmayacak bir yaz tatili…
Vizesi ile uğraş, bir de euro arttı derken; bu seneki yaz tatilimizi aslında başka yerlerde bulamayacağımız ülkemizin güzelliklerini görerek geçirmeye karar verdik Aslında bundan önceki planımız da 6-7 kişi birlikte bir yat kiralamaktı ama ne yazık ki özel sektör çalışanları olarak, tatil zamanlarımızı birlikte ayarlayamadığımızdan dolayı bu plana başka bir yaza kaldı.
Kaş’a yıllar önce en son annemlerle birlikte gitmiştim. Ama daha önce orada kalmadığımız için, asıl güzelliklerini keşfedememişim. Yine de yıllar öncesinde aklımda kalan mavi-turkuaz rengi ile Kaş benim için uçsuz bucaksız bir deniz demekti.

Kaş yolculuğumuzun ilk molasını Göcek’te verdik. Cumartesi akşamı geç saatlerde vardığımız Göcek’teki planımız yat turuna çıkmaktı. Kaldığımız Mesken Butik Otel’in tavsiyesi ile gittiğimiz yat turu muhteşem geçti. Göcek’in gözlerinizi alacak kadar parlak olan mavi koylarında turda ikram edilen balık, kesinlikle uzun süredir yediğimiz en lezzetli balıklardan biriydi. Göcek, sakin ve genelde yatların uğrak yeri olan bir belde. O nedenle yemek için çok fazla seçenek sunmayabilir size…
Yat turu sonrası, otelde biraz dinlendikten sonra, arkadaşlarımızdan aldığımız tavsiye ile Fethiye’deki meşhur balık haline gitmeye karar verdik. Fethiye Göcek arası yaklaşık 10-15dk sürüyor. O yüzden rahatlıkla akşam yemeği için gidebilirsiniz. Buraya gitmek kolay ama bizim için balık halini bulmak biraz zor oldu. Sanırım Güzelbahçe’deki balık halinden alışkanlık, biz deniz kenarında bir yer aradık. Ama Fethiye’deki balık hali yani restoranların olduğu yer, içeride kalıyor. Kokuları takip ederseniz kesin bulursunuz, şahsen biz öyle yaptık:) Balık halinde birçok küçük restoran var, bunların en büyüğü Hilmi’nin Yeri. Mekânın güzel tarafı, birkaç müzisyen çok güzel fasıl şarkıları söylüyor, biz de onlarla birlikte benim favori fasıl şarkılarımdan biri olan “Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim” parçasını söyledik
Akşam yemeğimizi meze ve ara sıcaklar olarak geçiştirdik. Hepsi de çok lezzetliydi. Kesinlikle buraya uğramanızı tavsiye ederim.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra, Seçocan’a terlik almak için Göcek’in içine gitmeye karar verdik. Yine sevgili karısı yani ben diğer rahat terliklerini yazlıkta unuttuğu için evde olanları yanımıza almıştık, onlar da Seçocan’ımın ayağını yara yaptı (bende de şans olsa)… Bu arada Göcek’in içine gitmeye karar verdik yazınca, uzak olduğunu düşünmeyin… Mesken Otel’in kullanabileceğiniz bisikletleri var. Uzun yıllardır bisiklete binmeyince, sıcağa rağmen bisiklete binmek epey eğlenceli oldu. Bisikletle otelden Göcek çarşısına gitmek 5 dk:) Çarşıdan Seçocan’a terliğini, kendime de yeni bir yüzme gözlüğü ve tatilci şapkası aldıktan sonra şöyle sahilde bir tur atıp, eşyalarımızı toparlamak ve yola çıkmak için otele geri döndük. Bir sonraki durağımız Ölüdeniz’di.
Ölüdeniz de yine çocukluğumdan hatırladığım lacivert renkli, “ya bu kadar da düz deniz olur mu” diye düşündüğüm bir de kendileri hiç gittiler mi bilemiyorum ama anneannemlerin evinde yıllardır resmi bulunan yerdi… Ancak ne yazık ki, kalabalık ve belki de daha önceden alınmayan bir takım tedbirler, bu denizin eski temiz güzelliğini kaybetmesine neden olmuş… Dayanılmaz sıcağa rağmen, orada biraz oturup, denize girdik. Yine de Ölüdeniz’de denize girmek bir hayli keyifli. Özellikle bir anda derinleşen ve koyu laciverde dönen rengi ile deniz burada hala muhteşem…
Ölüdeniz’den öğlen gibi ayrılıp, Saklıkent’e doğru yola koyulduk. Saklıkent’e de ilk defa 15 yaşındayken gitmiştim. Sıcak bir Temmuz
ayıydı ve oranın serinliği bize cennet gibi gelmişti. Suyu o kadar soğuktu ki, ben sadece ayaklarımı sokmuştu. Yine de abim yüzmeyi başarmıştı. Saklıkent yine aynı güzellikte ve serinlikte bizi karşıladı. Saklıkent yolu üzerinde birçok küçük restoran var. Hepsinde ya alabalık ya da bıldırcın satılıyor. Ben normalde tatlı su balığını çok sevmem, ama dayanamayıp Saklıkent’te alabalık yemeye karar verdik. Maalesef alabalık için çok olumlu şeyler yazamayacağım, belki de yediğimiz yerden dolayıdır, ama yine de deniz balığının lezzetini aramamak lazım… Buradan çıkıp, hemen 1 km mesafede bulunan Gizlikent Şelalesi’ne de uğramaya karar verdik. Tüm yol boyunca aklı bıldırcınlarda kalan ve yediği alabalıkla tatmin olmayan Seçocan, buraya varır varmaz, oradaki restorana bıldırcın olup olmadığını sordu. Var cevabıyla gözlerinde oluşan ışıltıyı görmeliydiniz. Restorandaki çocuk önce şelaleye inmemizi tavsiye etti, böylece daha da acıkabilirsiniz dedi. Benim şelaleye ulaşmak ne kadar sorusuna aldığım 40-45 dk cevabını, bıldırcının pişme süresi diye anlayan Seçocan biran panik oldu. Neyse ki sonra konu netleşince, aşağıya doğru yola koyulduk. Burası epey bir basamakla – ki bazı yerlere basamak demek biraz zor- aşağıya doğru inen bir kanyon. Aşağıya indiğinizde daha rahat yürümek için çok cüzi bir miktara lastik ayakkabı kiralayabilirsiniz. Açıkçası çoğunlukla suların içerisinden ve kayalıklardan yürüyeceğiniz için özellikle parmak arası terlik bu coğrafyaya pek uygun değil. Bir 30-35 dakikalık zorlu yürüyüş sonunda, yola devam edebilmek için içine girmek zorunda olduğunuz bir su birikintisi ile karşılaştık. Havanın da kararmaya başlaması, benim o su birikintisine girme isteğimin kaçmış olması ve de özellikle Seçocan’ın aklından çıkmayan bıldırcın ile geri dönmeye karar verdik. Aslında çok da eti olmayan zavallı bıldırcınlarımızı ve anne tipi patates kızartmalarımızı yedikten sonra, bugünkü son durağımız olan ve tatilimizin kalan kısmını geçireceğimiz Kaş’a doğru yola çıktık.
Yolun bazı kısımlarında yol çalışması olması nedeni ile Kaş’a varışımız tahminimizden uzun sürdü. Kaş’ta seçtiğimiz otel, yarımadada yer alıyor ve marinaya bakıyor. Gece vardığımız için, etrafı pek keşfedemedik. Ancak otelin çalışanları geç saat olmasına rağmen bizi muhteşem karşıladılar. Lukka Otel 2011 sezonunda yeni açılmış. Biz de ilk misafirleri olmaktan dolayı çok mutlu olduk. Lukka, Kaş’ın meşhur kayalıklarında yer alan, muhteşem manzaraya sahip ve mor-beyaz renklerin ağırlıklı olduğu dekorasyonu ile çok güzel bir otel. Otelin kendi havuzu da var, ancak bizim pek havuzla aramız yok. Her ne kadar ulaşmak için epey bir basamak inseniz de asıl muhteşem olan denizi…
Kaş’taki ilk günümüzde, daha doğrusu gecesi diyelim, şöyle bir tur atmak ve ertesi günkü yat turuna karar vermek için Kaş’ın merkezine doğru yola çıktık. Yola çıktık demem bakmayın, merkeze ulaşmak yaklaşık 10 dk. Hemen sahilde bir otopark var, buranın güzel yanı günde bir kez ödeme yapıyorsunuz. Fişinizi sakladığınız sürece, gün içerisine birkaç kez girip çıkabilirsiniz. Umarım bu uygulama ilerleyen zamanlarda değişmez, buradan yanlış bilgi vermiş olmayayım. Kaş, taş sokakları ve kendine has mimarisi ile küçük bir sahil kasabası. Biz Temmuz başında orada olduğumuz için henüz yoğun kalabalığa yakalanmadık. Sanırım o yüzden Kaş’ı en güzel hali ile yaşama fırsatını yakaladık
Ertesi gün, bir gün önceden rezervasyon yaptırdığımız yata, gölge bir yerler bulabilmek için biraz erken gittik. Seçocan’ın Göcek’teki sitemlerinden dolayı, önce yakındaki bir markete gidip atıştırmalık bir şeyler aldık. Tabii ki yüzmekten ve uyumaktan aldıklarımızı yemeye çok da fırsat bulamadık. Hala oradan aldığımız bisküviler evde duruyor
Yat turumuz Kaş’ın muhteşem koyları ile gerçekten çok güzel geçti. Genel olarak tüm yatların hepsi hemen hemen aynı koylara uğruyorlar. O nedenle, yatlardan herhangi birini seçebilirsiniz. Tur esnasında uğradığımız Kaleköy’de, hayatımda yediğim en lezzetli şeftalili dondurmayı yedim, kesinlikle denemenizi tavsiye ederim.
Akşam epey yorulmuş olarak otele döndükten sonra, akşam yemeği için internette araştırmalara başladık. Tatil bizim biraz yoğun bir döneme gelince, önceden ödevimi (!) yapamadım. (Nedense hep ben çalışmak zorundayım. Neyse ki ödemeyi ben yapmıyorum
). İnternetten baktığınızda hemen karşınıza belli başlı restoranlar çıkıyor. Biz de Kaş’taki kalan 4 günümüzü farklı restoranları deneyerek geçirmeye karar verdik. İlk gün adresimiz Bahçe Balık oldu. Burası klasik bir balık restoranı. Bizimle ilgilenen bayan çok güler yüzlü ve samimiydi. Gerçekten yemekler de dâhil orada olmaktan büyük keyif aldık. Kaş’ın en bilinen tatlarından biri balık köftesi. Yalnız baştan söyleyeyim, balık sevmiyorsanız, ya da ben öyle düşünüyorum, Kaş’ta çok yemek yeme şansınız olmayabilir… Bahçe Balık’ta çeşitli mezeler, balık köftesi ve ahtapot ızgarayı başlangıç olarak sipariş ettik. Ahtapot ızgara, gerçekten muhteşemdi. Sanırım daha önce bu kadar lezzetlisini yememiştim. Ana yemek olarak da mercan yemeye karar verdik. Öncesinde çok fazla yemiş olmamdan kaynaklanıyor olsa gerek ne yazık ki mercandan çok tat alamadım. Zaten bence balık yemeğe gittiğinizde ya meze ve atıştırmalıklar yemelisiniz ya da sadece balık. İkisi birlikte oldu mu işin ucu kaçıyor. Güzel ve uzun süren bir akşam yemeğinden sonra, yatta da yorulmuş olmamızdan dolayı direk otele dönmeye karar verdik. Kaş’la ilgili okuduğum bloglardan birinde şöyle yazıyordu: “ eğer ki eller havaya Serdar Ortaç dinlemek istiyorsanız, yanlış yerdesiniz…” Gerçekten Kaş, bu anlamda yapısını bozmamış bir yer. En kalabalık ve popüler mekanı Mavi Bar. Orası da antika sandalyelere oturduğunuz aslında kahvehanenin bar versiyonu… Kaş maceramızda bir gece de buzlu bademimizi alıp, Mavi Bar’da da oturduk. Geleni geçeni izlemek epey keyifliydi.
Ertesi günü, bir önceki gün yat turunun verdiği yorgunluk ile otelde geçirmeye karar verdik. Otelimizin muhteşem denizinde öğlene kadar vakit geçirdikten sonra, bir öğle yemeği ve öğle uykusu molası verip, akşamüstüne doğru, Kaputaş plajına doğru yola çıktık. Yaklaşık 20dk süren yolculuktan sonra Kaputaş’a vardık. Buranın gözalan mavilikteki denizi yıllardır aklımdadır. Sanırım son geldiğimde çocukluktan olsa gerek merdivenlerden aşağıya inmek epey bir uzun sürmüştü. Aşağıya inip, denizin ve dalgaların tadını çıkardıktan sonra, yolu yarıladığımızı fark edip Kalkan’a gitmeye karar verdik. Mesafeler aslında birbirine o kadar yakın ki, bir gün içinde birçok yere gidip gelebiliyorsunuz. İşte tatil bu!
Kalkan, Kaş’tan çok daha küçük, gece manzarası ile Portofino ile yarışacak güzellikte bir sahil kasabası. Kaş’a göre daha çok yabancı turistlerin uğrak mekanı. Sahilde biraz dolandıktan sonra, deniz kenarında bulunan bir çay bahçesine oturup çay içmeye karar verdik. Ancak dayanamadık ve yanına bir de waffle söyledik. Uzun zamandır yediğim en lezzetli waffledı. Mutlaka Kalkan’a giderseniz uğrayın, adını hatırlayamıyorum ama bahsettiğim yer Sahil’in sonunda hemen denizin kenarında hatta biraz otantik havası olan bir kafe. Mutlaka görürsünüz.
Kalkan’da güneşi batırdıktan sonra, otele doğru yola çıktık. Akşam yemeği için planımız bir gün önceden gözümüze kestirdiğimiz Üzüm Kızı Meyhanesi. Burası Rum bir teyze tarafından işletilen sevimli bir meyhane. Muhteşem rum mezelerini, yine rum aksanı ile söylenen şarkılar eşliğinde yiyebilirsiniz. Burada değişik olarak denemenizi tavsiye edeceğim yemek balık kokoreç. Gerçekten tadı çok lezzetli, sunumu muhteşem.
Veee Perşembe büyük gündü. Tüm cesaretimizi toplayarak Salı akşamı rezervasyon yaptırdığımız Dragoman ekibi ile dalmaya gidecektik. Sabah, otelde gayet lezzetli, omletli ama özünde hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra, Kaş merkeze gittik. Dalış teknesi ile yola çıktıktan sonra, ilk defa tüplü dalış deneyecek olmanın verdiği heyecanı birbirimizi motive ederek gidermeye çalıştık. Yaklaşık 15-20 dk’lık bir ön eğitimden sonra (bu arada tekneye gitmeden önce Dragoman’ın ofisine gidip, orada da bir film eşlinde eğitim alıyorsunuz – kendileri bu konuda gayet profesyonel çalışıyorlar) dalış kıyafetlerimizi giydik. Üstümüze bağlanan ağırlıklar ve son olarak tüpün takılması ile kendimizi suya bıraktık. Her ikimiz için ayrı birer eğitmen verildi ve suyun altındaki 20 dk boyunca onlar bizi hiç bırakmadılar. O kadar ağırlıkla kolaylıkla suya batacağımı düşünürken, en çok zorlandığım şey dengede duramamak ve batamamak oldu. Sanırım çok hafifim:) Hep tüple en çok tedirgin olduğum şey ise suyun altında yeterince nefes alamamaktı. Ama inanılmaz, sanki doğal ortamımdaymışım gibi nefes aldım ve 20 dk nasıl geçti hiç anlamadım. Tek kelime ile muhteşemdi. Eğer herhangi bir engeliniz yoksa, en azından deneme dalışı yapmanızı tavsiye ederim.
Dalış sonrasında, gördüğümüz güzelliklerin etkisi ile merkeze geri döndüğümüzde acıkmış olduğumuzu fark ettik. Aslında bir gün
önceden programımızı yapmıştık bile
Kaş’ta Bi Lokma diye çok güzel bir restoran var, tamamen ev yemeklerinden oluşan bir menüsü ve gittiğinizde mantı yaparak sizi karşılayan sahipleri ile muhteşem bir atmosfer. Bizim tercihimiz eski çocukluk yaz günlerimizi hatırlatan denizden sonra yediğimiz köfte-patates ve makarna, bol salata oldu. Burada afiyetle karnımızı doyurduktan sonra, üzerine tatlı olarak bir dondurma götürüp, biraz dinlenmek ve sıcağı atlatmak için otele geri döndük. Akşam yemeği için plan Kaş’ın meşhur mezelerinin olduğu Bahçe restoran. Bahçe restoran, mezeleri ile ünlü bir yer. Onun için oraya gittiğinizde birçok Ege ve Akdeniz mezesi tadabilirsiniz. Balık köftesi muhteşem ve ana yemek olarak kâğıtta kılıç balığını tavsiye ederim. Egeli olarak mezeler bize çok farklı gelmedi, itiraf ediyorum
Yemeğimizi yedikten sonra, yoğun bir gün geçirmiş olmanın verdiği tatlı yorgunluk ile gece yarısından önce otele vardık.
Cuma, aslında tatilimizin son günü sayılabilirdi. Ertesi gün dönüş vakti. Ben hep tatillerden Cumartesi dönmek istemişimdir. Pazar günü, tatil modundan çıkıp kendimi iş ve Pazartesi sendromuna hazırlamam gerekir. Cuma günü, otelin ve muhteşem denizin tadını çıkarmaya karar verdik. Hatta öğlen odaya gidip, güzel de bir öğle uykusu çektik:)İşte bu benim tatilde yapmayı en çok sevdiğim şeylerden biri…
İnternette çokça okuduğum, mutlaka güneşin batışını Kaş’ta Dejavu’da izlemelisiniz diyenlere uyarak yemek öncesinde biraz daha erken bir saatte, güneş batmadan önce Kaş’a gittik ve zar zor da olsa Dejavu’da kendimizde bir yer bulduk, güneşi dağın arkasından batırdık… Ancak ne yalan söyleyeyim, güneş hiçbir yerde Kordon’daki kadar güzel batmıyor… Ne de olsa orada denizle güneşin birleşmesini izleyebiliyoruz…
Kapanış yemeğini Kaş’ın en bilinen ve eski balık restoranı olan Mercan’da yemeye karar verdik. Burayı enteresan kılan özelliklerinden biri, girişte bir sandal üzerine kurdukları tezgâhtan taze olarak balıklarınızı ve deniz ürünlerinizi seçebiliyorsunuz. Seçocan, tezgahta duran ama hiç albenisi olmayan bir deniz canlısına gözünü dikti. İsmi karavida olan bu kabuklu deniz canlısı, özellikle Kaş yöresinde bulunuyormuş. Merakımızdan denemeye karar verdik, üstüne de güzel bir levrek sipariş ettik. Karavida ızgara olmuş şekilde servis edildi. Sanırım bu kadar lezzetli bir et yememiştim. Muhteşemdi. Kendisi biraz çirkin ama eti çok lezzetli, eğer sezonunda bulabilirseniz, mutlaka denemelisiniz.
Yaz tatilimizi Kaş’tan Izmir’e yaklaşık 5 saat süren bir geri dönüş yolculuğu ile sona erdi. Ama hala oradaki güzelliklerin tadı damağımızda kaldı… Gidemediğimiz bir yer Meis Adası kaldı… Sanırım orayı görmek için, bir Kaş turu daha yapabiliriz.
Ülkemizin bu güzelliklerini imkânınız ve zamanınız varsa mutlaka görmelisiniz derim.
Sevgilerimle,
Funda
Faydalı olabilecek linkler
www.dragoman-turkey.com







































